Yukarı Çık
Ana Sayfa | English
Androloji Bülteni Cilt: 23 Sayı: 2

 




: 22 (4)
Cilt: 22  Sayı: 4 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
Danışma Kurulu
Reviewers

Sayfalar II - III

3.
Başkan'dan
From the President

Sayfa IV

4.
Editör'den
From the Editor

Sayfa V

5.
İçindekiler
Contents

Sayfa VI

ORIJINAL ARAŞTıRMA
6.
Plazma D-dimer düzeyi ile erektil disfonksiyon arasındaki ilişkinin incelenmesi: Prospektif, olgu-kontrol çalışması
Evaluation of the association between plasma D-dimer level and erectile dysfunction: A prospective case-control study
Emre Karabay, Serdar Duvar
doi: 10.24898/tandro.2020.14471  Sayfalar 204 - 208
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı plazma D-dimer düzeyi ile erektil disfonksiyon (ED) arasında ilişki olup olmadığını araştırmaktır.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: Ocak 2019 – Haziran 2019 tarihleri arasında Üroloji polikliniğine ED şikayetleri ile başvuran ve çalışmaya katılmak için gönüllü olan hastalara Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi (IIEF-15) formu doldurularak, IIEF– Erektil fonksiyon (IIEF-EF) skoru <26 olan hastalar çalışmaya sıralı şekilde alındı. Kontrol grubu yaşa göre +/– 1 eşleştirilerek gönüllü ve IIEF-EF skoru ≥26 olan hastalardan oluşturuldu. Katılımcıların demografik özellikleri ve laboratuvar bulguları kayıt altına alındı.
BULGULAR: Çalışmaya 37 ED (Grup 1) hastası ve 35 ED olmayan (Grup 2) gönüllü dâhil edildi. Grup 1 yaş ortalaması 51,97±9,97 iken, Grup 2 yaş ortalaması 52,94±10,50 olarak saptandı. Grup 1 ve Grup 2 laboratuvar sonuçlarının değerlendirilmesinde; gruplar arasında plazma D-dimer düzeyleri açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmazken (p=0,207), kontrol grubundaki plazma düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-K) düzeylerinin hasta grubuna göre anlamlı olarak düşük olduğu gözlendi (p<0,05).
SONUÇ: Yüksek plazma D-dimer düzeylerinin koroner arter hastalarında uzun dönem arteryal ve venöz olayların prediktörü olduğu gösterilmiştir. Vasküler ED’nin koroner hastalıkların gelişiminde risk faktörlerinden biri olduğu bilinmektedir. Çalışmamızın ilk sonuçlarında plazma D-dimer düzeyi ile ED arasında anlamlı ilişki olmasa da geniş örneklem gruplu ileri çalışmaların yapılmasının bu alanda gerekli olduğunu düşünmekteyiz.
OBJECTIVE: The aim of this study is to evaluate the relationship between levels of plasma D-dimer and erectile dysfunction (ED).
MATRERIAL and METHODS: International Index of Erectile Function-15 (IIEF-15) has been applied to patients referred to Urology outpatient clinic with the presence of ED. Patients with the score <26 of IIEF –EF were included in the study. Controls consisted of subjects +/– 1 age matched and with the IIEF-EF scores ≥26. Demographic features and laboratory findings of the participants were recorded.
RESULTS: 37 patients with ED (Group 1) and 35 subjects without ED (Group 2) as the control group were included. The mean age was 51.97±9.97 in Group 1 and 52.94±10.50 in Group 2. No statistical significant difference was observed between Group 1 and Group 2 in terms of plasma D-dimer levels (p=0.207), while plasma LDLcholesterol levels was significantly lower in controls than in ED patients (p<0.05).
CONCLUSION: Plasma D-dimer levels were shown to be predictor in the development of long term arterial and venous events in coronary artery syndrome. Vascular ED is known to be one of the risk factors in the development of the coronary artery diseases. Although preliminary results of our study did not demonstrate a significant association between plasma D-dimer and ED presence, we believe that further studies with larger sample sizes are necessary.

7.
Kadın doğum ve psikiyatri polikliniklerinde cinsel sağlık sorunları: Retrospektif bir çalışma
Sexual health problems in obstetrics and gynecology outpatient clinics: A retrospective study
Nursel Alp Dal, Çagdaş Özdemir
doi: 10.24898/tandro.2020.00018  Sayfalar 209 - 212
AMAÇ: Bu çalışma ile, 2007–2019 tarihleri arasında bir devlet hastanesinin kadın doğum ve psikiyatri polikliniklerine cinsel sağlık sorunları nedeniyle başvuran bireylerin retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: Çalışmaya 2007–2019 tarihleri arasında kadın doğum ve psikiyatri polikliniklerine cinsel sağlık sorunları nedeniyle başvuran tüm bireylerin tıbbı kayıtları dâhil edilmiştir. Bireylerin sosyo-demografik ve tıbbı özelliklerini değerlendiren bir form kullanılarak toplam 428 hastanın tıbbi kaydı incelenmiştir.
BULGULAR: Başvuranların %89,3’ü erkek olup erkeklerin %42,9’u, kadınların %50’si 32–42 yaşları arasındadır. Kadınların %65,2’si organik olmayan vajinismus nedeniyle başvururken erkeklerin %51,6’sı prematür ejakülasyon tanısıyla başvurmuştur. Kadınların başvuru tarihine bakıldığında %47,8’i 2011–2014 yılları arasında başvururken, erkeklerin %66,5’i 2015–2019 yılları arasında başvurmuştur. Kadınların %69,6’sı il merkezinden başvuru yaparken, erkeklerin %58,4’ü il merkezinden başvurmuştur. Kadınların %80,4’ünde sonuç belirtilmemişken, erkelerin %91,1’inde sonuç belirtilmemiştir.
SONUÇ: Cinsel sağlık sorunları kadınlarda en fazla organik olmayan vajinismus iken erkeklerde prematür ejakülasyondur. Cinsel sağlık sorunları nedeniyle başvuruların incelenmesi daha sonra ortaya çıkabilecek problemleri tanımak, formüle etmek ve tedavi açısından önem taşımaktadır.
OBJECTIVE: With this study, it was aimed to retrospectively examine the individuals who applied to obstetrics and psychiatry outpatient clinics of a public hospital between 2007–2019 due to sexual health problems.
MATRERIAL and METHODS: Medical records of all individuals who applied to obstetrics and gynecology outpatient clinics between 2007– 2019 for sexual health problems were included in the study. Medical records of a total of 428 patients were examined using a form that assesses the socio-demographic and medical characteristics of individuals.
RESULTS: 89.3% of the applicants were male, 42.9% of the men and 50% of the women were between the ages of 32–42. While 65.2% of women applied for non-organic vaginusmus, 51.6% of men applied with the diagnosis of premature ejaculation. Considering the application date of women, 47.8% applied between 2011 and 2014, while 66.5% of men applied between 2015 and 2019. While 69.6% of women applied from the city center, 58.4% of men applied from the city center. While no result was specified in 80.4% of women, no result was reported in 91.1% of men.
CONCLUSION: Sexual health problems are the most non-organic vaginismus in women, while premature ejaculation in men. Examining the applications due to sexual health problems is important in terms of recognizing, formulating and treatment problems that may arise later.

8.
Erkek yaşı sperm parametrelerini etkiliyor mu? Türk popülasyonuna ait ilk seri
Does male age affect sperm parameters? First series from Turkish population
Berna Yıldırım, İlknur Keskin, Yusuf Sağıroğlu, Seda Karabulut
doi: 10.24898/tandro.2020.01069  Sayfalar 213 - 218
AMAÇ: Çalışmanın amacı, infertilite araştırma amacıyla elde edilmiş 1402 semen örneğinde, baba yaşı ile semen parametreleri (konsantrasyon, motilite, progresif motilite, morfoloji, akrozomal indeks, semen hacmi) arasındaki ilişkiyi araştırmak ve baba yaşının infertilite üzerine olası etkisinin araştırılmasına katkı sağlamaktır.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: Çalışma, Ocak 2017-Mayıs 2019 tarihleri arasında, İstanbul Florence Nightingale Hastanesi, Tüp Bebek Merkezi’ne başvuran ve semen analizi yapılan 1402 hastayı kapsamaktadır. Hastaların semen örnekleri WHO kriterlerine göre değerlendirilmiştir. Örnekler 40 yaş altı ve 40 yaş üstü olacak şekilde iki gruba ayrılmıştır. İki grupta sperm konsantrasyonu (mil/mL), toplam motilite (%), progresif motilite (%), normal morfoloji (%) ve akrozomal indeks (%) parametreleri karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: İki grup birbiriyle karşılaştırıldığında toplam motilite, progresif motilite, morfoloji ve akrozom indeks parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamasına rağmen sperm konsantrasyonunun 40 yaş üstü grupta istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu gözlemlenmiştir (p<0,05).
SONUÇ: İleri anne yaşının infertiliteyi etkilediği daha açık olmakla birlikte, ileri baba yaşının infertiliteyle olan ilişkisi günümüzde araştırılmaya devam edilmektedir. Bu çalışma, Türkiye’de bu konuda yapılmış en büyük örneklem kümesine sahip ilk çalışmadır. Bulgular, ileri yaşla birlikte, semen parametrelerinden sperm konsantrasyonunun erkek yaşı ile birlikte arttığını, diğer parametrelerin ise değişmediğini göstermektedir. İleri baba yaşının infertiliteyle ilişkisini anlamak için genetik ve biyokimyasal seviyede daha ileri araştırmalara ihtiyaç vardır.
OBJECTIVE: The aim of the study is to investigate the relationship between father age and semen parameters (concentration, motility, progressive motility, morphology, acrosomal index, semen volume) in 1402 semen samples obtained for infertility research and to contribute to the investigation of the possible effect of father age on infertility.
MATRERIAL and METHODS: In our study, 1402 patients who applied to the IVF Center of Istanbul Florence Nightingale Hospital between January 2017 and May 2019 were examined. Semen samples were evaluated according to WHO criteria. Samples were divided into two groups as 40 and over 40 years. Sperm concentration (miles/mL), total motility (%), progressive motility (%), normal morphology (%) and acrosomal index (%) were compared in two groups.
RESULTS: There was no statistically significant difference between total motility, progressive motility, morphology and acrosome index parameters when the two groups were compared (p>0.05). However, sperm concentration was found to be statistically significant in the group over 40 years of age (p<0.05).
CONCLUSION: Although it is clear that advanced maternal age affects infertility, the relationship between advanced paternal age and infertility continues to be investigated. Our study includes the largest population from Turkey in this regard. Our results show that, with advanced age, sperm concentration increases with male age, while other parameters do not change. However, further investigations at genetic and biochemical levels are needed to investigate the relationship between advanced age and infertility.

9.
Erkeklerde fertiliteyi etkileyebilecek riskli yaşam biçimi davranışlarının belirlenmesi
Determination of risky lifestyle behaviors that may affect fertility in men
Özlem Aşcı, Fulya Gökdemir
doi: 10.24898/tandro.2020.56833  Sayfalar 219 - 225
AMAÇ: Bu araştırmada, erkeklerde fertiliteyi etkileyebilecek riskli yaşam biçimi davranışlarının yaygınlığının belirlenmesi amaçlandı.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: Tanımlayıcı türdeki bu araştırma, kamuya bağlı bir hastanede Mayıs 2017 – Kasım 2017 tarihleri arasında 547 erkeğin katılımı ile gerçekleştirildi. Veriler araştırmacılar tarafından anket formu ile toplandı ve tanımlayıcı istatistiksel yöntemler kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Araştırmaya katılan erkeklerin yaş ortalaması 29,80±9,5 idi ve %66,4’ü bekardı. Araştırmada, erkeklerin %36,0’ında pre-obezite, %13’ünde obezite, %15,9’unda ≥102 cm bel çevresi ve %76,4’ünde fiziksel inaktivite saptandı. Erkekler arasında sigara içme oranı %44,6, günlük 3–4 kadeh alkol tüketme oranı %2,0 ve uyuşturucu madde kullanma oranı %2,0 idi. Erkeklerin yaklaşık yarısı kendini yoğun stres altında hissettiğini bildirdi (%49,4). Erkekler arasında günde ≥2 fincan çay veya kahve tüketme (%48,4), uzun süreli olarak cep telefonunu (%62,3) ve diz üstü bilgisayarı kullanma alışkanlığı (%43,9) yaygındı. Ayrıca erkeklerin %2,9–16,8’i yüksek çevre ısısına, kimyasal maddeye, ağır metale ya da radyasyona maruz bırakan ve uzun süre oturmaya neden olan işlerde çalıştığını beyan etti.
SONUÇ: Birçok erkek, fertilitesini ve genel sağlığını olumsuz yönde etkileyebilecek yaşam biçimi ve çalışma hayatı ile ilgili riskli durum ve davranışlara sahiptir. Sağlıklı bir yaşam biçimi geliştirmenin önemi ve yaşam biçiminin fertilite üzerindeki olası etkileri konusunda hekim, ebe ve hemşire tarafından erkeklere yönelik eğitim ve danışmanlık hizmetlerinin sağlanması önerilir.
OBJECTIVE: In this study, it was aimed to determine the prevalence of risky lifestyle behaviors that may affect fertility in men.
MATRERIAL and METHODS: This descriptive study was carried out in a public hospital between May 2017 and November 2017 with the participation of 547 men aged 18–55. The data were collected by the researchers through questionnaire form and evaluated using descriptive statistical methods.
RESULTS: The mean age of the men participating in the study was 29.80±9.5 and 66.4% were single. In the study, pre-obesity was determined in 36.0% of men, obesity in 13%, having a waist circumference of ≥102 cm in% 15.9 and physical inactivity in 76.4%. The smoking rate among men was 44.6%, the rate of consuming 3–4 glasses of alcohol per day was 2.0% and the rate of drug use was 2.0%. About half of the men reported feeling under intense stres (% 49.4). The consumption of more than two cups of tea or coffee per day (48.4%), long-term mobile phone (62.3%) and laptop use (43.9%) were common among men. In addition, 2.9–16.8% of men stated that they work in jobs that expose them to high environmental heat, chemicals, heavy metal or radiation and cause a long sitting.
CONCLUSION: Many men have risky situations and behaviors related to lifestyle and working life, which can adversely affect their fertility and overall health. It is recommended that healthcare professionals provide training and counselling services for men on the importance of developing a healthy lifestyle and the possible effects of lifestyle on fertility.

DERLEME
10.
Kadın sünnetinin alt üriner sistem semptomlarına etkisi ve hemşirelik bakımı
The effect of female circumcision on lower urinary tract symptoms and nursing care
Ömercan Aksoy, Ergül Aslan
doi: 10.24898/tandro.2020.81489  Sayfalar 226 - 232
Kadın sünneti (genital mutilasyonu), tıbbi olmayan nedenlerle kadının dış genital organlarının kısmen ya da tamamen çıkarılmasını veya genital organlara zarar verilmesini içeren işlemlerdir. Kadın sünnetinin akut ve kronik olmak üzere birçok riski bulunmaktadır. Dünya üzerindeki çoğu ülke bu uygulamayı yasaklamıştır. Doğrudan alt üriner sisteme zarar veren bir uygulama olmasından dolayı bu sistemde rahatsızlıklar görülmektedir. Akut idrar retansiyonu, üriner sistem enfeksiyonları ve ağrılı veya zor idrar yapma problemleri en sık görülen sorunlardır. Üriner inkontinans problemleri kadın sünneti olan bireylerde daha fazla oranda görülmektedir. Konunun mahrem olması, coğrafi olarak ulaşımın zor olması ve sağlık merkezlerine uzaklık nedeniyle özellikle akut dönemde oluşan ürojinekolojik problemler fark edilmemektedir. Hemşireler, özellikle risk altındaki kızların belirlenmesinde ve tanılanmasında toplum katmanlarında bireye en yakın sağlık profesyoneli olması nedeniyle büyük rol oynamaktadır.
Female circumcision (genital mutilation) is the procedure involving partial or complete removal of the woman’s external genital organs or damage to the genital organs for non-medical reasons. Female circumcision has many risks, including acute and chronic. Most countries in the world have banned this practice. As it is an application that directly damages the lower urinary system, discomfort is observed in this system. Acute urinary retention, urinary tract infections and painful or difficult urination problems are the most common problems. Urinary incontinence problems are more common in individuals with female circumcision. Urogynecological problems, especially in the acute period, are not noticed due to the fact that the subject is confidential, geographically difficult to reach and the distance to health centers. Nurses play a major role in identifying and diagnosing girls at risk, especially because nurses are the closest healthcare professionals to community.

11.
Kadın cinsel işlev bozukluğu yönetiminde güncel yaklaşımlar ve kanıt temelli uygulamalar
Current approaches and evidence based practices in female sexual dysfunction management
Ebru Bekmezci, Halime Esra Meram
doi: 10.24898/tandro.2020.44977  Sayfalar 233 - 237
Kadın cinsel işlev bozukluğu genellikle cinsel ilgi/uyarılmada azalma, orgazmik bozukluk ve cinsel ilişki sırasında ortaya çıkan ağrı ile karakterize psikofizyolojik bozukluklar olarak tanımlanmaktadır. Kadınlar üzerinde ekonomik, psikolojik, kişilerarası zorlukluğa neden olan, yaşamın tüm yönleri üzerinde olumsuz sonuçları olan çok faktörlü bir sorundur. Etiyolojisinin çeşitliliği nedeniyle standart bir tedavi uygulanamamaktadır. Tedavinin yönünü belirlemek amacıyla altta yatan nedenlerin incelenmesi ve kanıta dayalı uygulamalar çerçevesinde en uygun tedaviye karar verilmesi gerekmektedir. Bu nedenle derleme kadınlarda cinsel işlev bozukluğunun yönetiminde kullanılan güncel yaklaşımlar ve kanıt temelli uygulamaların incelenmesi amacıyla yapılmıştır.
Female sexual dysfunction is defined generally as psychophysiological disorders characterized by decreased sexual interest/arousal, orgasmic disorder, and pain during sexual intercourse. It is a multi-factor problem that causes economic, psychological, interpersonal difficulties for women and has negative consequences on all aspects of life. Due to the diversity of its etiology, a standard treatment is not available. In order to determine the direction of treatment, the underlying causes should be examined and the most appropriate treatment should be decided within the framework of evidence based practices. This review aims to examine current approaches and evidence based practices used in the management of sexual dysfunction in women.

12.
Alfa -1 reseptör blokeri ilaçların benign prostat hiperplazisi tedavisindeki kullanımlarının önemli noktaları ve yeni klinik kullanım alanları
Important points of usage of alpha-1 receptor blocker drugs in the treatment of BPH and new areas of clinical usage
Ali Atan
doi: 10.24898/tandro.2020.24582  Sayfalar 238 - 243
Alfa-1 reseptör blokeri ilaçlar elli yıla yakın bir süredir BPH ile ilişkili AÜSY tedavisinde üroloji pratiği içerisindedir. Yaygın olarak kullanılan alfa-1 reseptör blokeri ilaçlar alfuzosin, doksazosin, terazosin, tamsulosin ve silodosindir. Bu ilaçlar BPH ile ilişkili AÜSY tedavisinde ilk basamak tedavi olarak kabul edilmektedir. Tüm alfa-1 reseptör blokerler benzer etkinliktedir ve aralarında etkinlik açısından belirgin bir fark bulunmamıştır. Alfa-1 reseptör blokeri ilaçlar ile idrar akım hızında %20–40 düzeyinde bir artış ve semptomlarda %30–50 düzeyinde bir azalma sağlanmıştır. Son yıllarda alfa-1 reseptör blokeri ilaçların yeni klinik kullanım alanları geliştirilmiştir. Bu yeni klinik kullanım alanları akut üriner retansiyon ve üriner sistem taş hastalığıdır. Tüm klinik kullanım alanlarında, alfa-1 reseptör bloker seçimi kardiyovasküler sistem ve cinsel fonksiyonlar üzerindeki yan etkileri dikkate alınarak yapılmalıdır.
In the urology practice, alpha-1 receptor blocker drugs have been for the treatment of LUTS associated with BPH for about fifty years. The commonly used alpha-1 receptor blocker drugs are alfuzosin, doxazosin, terazosin, tamsulosin and silodosin. These drugs are considered as first-line therapy for the treatment of LUTS associated with BPH. All alpha-1 receptor blockers have similar efficacy and there was no significant difference in terms of the efficacy among them. With alpha-1 receptor blocker drugs, a 20–40% increase in urine flow rate and a 30– 50% decrease in symptoms were achieved. In recent years, new areas of clinical usage of alpha-1 receptor blocker drugs have been developed. These new areas of the clinical usage are acute urinary retention and urinary tract stone disease. In all areas of clinical usage, the choice of alpha-1 receptor blockers should be made considering the side effects on the cardiovascular system and sexual functions.

13.
Adölesan cinselliği: Uluslararası ve ulusal durum
Adolescent sexuality: International and national situation
Ebru Bekmezci, Halime Esra Meram
doi: 10.24898/tandro.2020.35492  Sayfalar 244 - 248
Adölesan dönem gençlerin fiziksel, duygusal, bilişsel ve sosyal açıdan değişimler yaşadığı gelişimsel bir evredir. Adölesanlar, nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan, kendilerini yetişkin gibi hisseden, fizyolojik ve psikolojik olarak henüz gelişimini tamamlayamamış bir gruptur. Bu özellikleri nedeniyle adölesanların cinsel olarak aktif olmaya başlaması bir takım cinsel sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Günümüzde cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar, istenmeyen gebelikler, birçok cinsel sağlık sorunu açısından adölesanların risk teşkil etmesi ve küresel anlamda cinsel olarak aktif adölesan sayısının artması nedeniyle üzerinde durulması gereken önemli bir grup olduğu anlaşılmaktadır. Bu makale adölesan cinselliğinin uluslararası ve ulusal durumunu incelemek amacıyla yapılmıştır.
Adolescent period is a developmental stage in which young people experience physical, emotional, cognitive and social changes. Adolescents are a group that constitutes a significant part of the population, feel like adults, and have not yet completed their development physiologically and psychologically. Because of these features, the fact that adolescents become sexually active causes a number of sexual health problems. Today, it is understood that adolescents are an important group that should be emphasized because of the risk of sexually transmitted infections, unwanted pregnancies, many sexual health problems and the increase in the number of sexually active adolescents globally. This article was made to examine the international and national and situation of adolescent sexuality.

14.
COVID-19 pandemisinde cinsellik ve cinsel sağlık
Sexuality and sexual health in the COVID-19 pandemic
Ezgi Şahin, İlkay Güngör Satılmış
doi: 10.24898/tandro.2020.24392  Sayfalar 249 - 253
Bu derlemenin amacı literatür doğrultusunda COVID-19 pandemisi nedeniyle öz izolasyon ya da sosyal uzaklaşma sürecinin, cinsellik ve cinsel sağlık üzerine etkisini açıklamaktır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından küresel bir salgın ilan edilen Coronavirus hastalığı 2019 (COVID-19), Şiddetli Akut Solunum Sendromu Coronavirus-2 (SARSCoV-2) olarak bilinen yeni bir koronavirüs tarafından ortaya çıkmıştır. Salgın süresince, bulaşma riskini azaltmak için insanlardan birbirlerine karşı aralarına sosyal mesafe koymaları beklenmektedir. Ancak sosyal mesafeden etkilenebilecek davranışlardan biri cinsel aktivitedir. Çünkü COVID-19, büyük solunum damlacıkları ve enfekte sekresyonlarla doğrudan temas yoluyla bulaşan bir solunum virüsü olup öpüşme ve fiziksel temasla geçme riski olan bir enfeksiyon hastalığıdır. Bu risk nedeniyle de insanların birbirleriyle uzaklaştığı bu dönemde cinsel isteksizlikle birlikte cinsel aktivite sıklığında da azalma görülmektedir.
The purpose of this review is to explain the effect of self-isolation or social withdrawal on sexuality and sexual health due to the COVID-19 pandemic in line with the literature. Coronavirus disease 2019 (COVID-19), which has been declared a global epidemic by the World Health Organization (WHO), has been introduced by a new coronavirus known as Severe Acute Respiratory Syndrome Coronavirus-2 (SARSCoV-2). During the epidemic, people are expected to distance themselves from each other to reduce the risk of transmission. However, one of the behaviors that can be affected by social distance is sexual activity. Because COVID-19 is a respiratory virus transmitted through direct contact with large respiratory droplets and infected secretions, an infectious disease at risk of kissing and physical contact. Due to this risk, the frequency of sexual activity decreases along with sexual reluctance during this period when people are diverging.

ANDROLOJİ YAYINLARI VE KONGRE TAKVİMİ
15.
Androloji Yayınları ve Kongre Takvimi
Publications and Congress Calendar of Andrology

Sayfalar 254 - 258
Makale Özeti | Tam Metin PDF