e-ISSN 2587-2524
Volume : 24 Issue : 1 Year : 2022

Dizinler
Androloji Bülteni - : 24 (1)
Cilt: 24  Sayı: 1 - 2022
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
Danışma Kurulu
Reviewers

Sayfalar II - III

3.
Başkan'dan
From the President

Sayfa IV

4.
Editör'den
From the Editor

Sayfa V

5.
İçindekiler
Contents

Sayfa VI

ORIJINAL ARAŞTIRMA
6.
Cinsel sağlık dersi alan ve almayan öğrencilerin cinsel sağlık bakımına ilişkin inanç ve tutumları
Beliefs and attitudes regarding sexual health care of students who take and didn’t take sexual health lessons
Nurhan Doğan, Gamze Fiskin, Hatice Yüceler Kaçmaz
doi: 10.24898/tandro.2022.67689  Sayfalar 1 - 10
AMAÇ: Bu araştırma cinsel sağlık dersi alan ve almayan öğrencilerin cinsel sağlık bakımına ilişkin tutum ve inançlarını belirlemek amacıyla yapılmıştır.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: Tanımlayıcı ve ilişki arayıcı tipteki bu araştırma Mayıs 2021 – Temmuz 2021 tarihleri arasında bir üniversitenin sağlık bilimleri fakültesinde öğrenim gören hemşirelik (n=104) ve ebelik bölümünden (n=55) toplam 159 öğrenciyle yürütülmüştür. Araştırmada veriler, Öğrenci Bilgi Formu ve Cinsel Tutum ve İnanç Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Çalışma için gerekli izinler alınmış olup, veriler istatistik paket programıyla analiz edilmiştir.
BULGULAR: Cinsel sağlık dersi alan ve almayan öğrenciler okudukları bölüm dışında sosyo-demografik özellikleri bakımından benzerdir. Cinsel Tutum ve İnanç Ölçeği puan ortalamaları; cinsel sağlık dersi alan öğrencilerin 38,90±8,00 ve almayan öğrencilerin ise 37,40±7,90’dır. Öğrencilerin çoğu cinsel sağlık konuşurken rahatsızlık duyduğunu, cinsellikle ilgili bilgi ve bireyin cinsel fonksiyonlarını değerlendirmede kendilerini kısmen yeterli gördüklerini ve cinsel sağlık dersinin zorunlu olması gerektiğini belirtmişlerdir. Cinsel sağlık dersi alan ve almayan öğrencilerin cinsel sağlık bakımına ilişkin tutum ve inançları arasında ilişki bulunmamıştır.
SONUÇ: Öğrencilerin Cinsel Tutum ve İnanç Ölçeği puan ortalamalarının olumsuz olmadığı, cinsel sağlık dersi almanın tutum ve inancı etkilemediği belirlenmiştir. Öğrencilerin tutum ve inançlarını daha da iyileştirmek için cinsel sağlık dersinin yanı sıra etkili olabilecek başka girişimlerin de yapılması önerilebilir.
OBJECTIVE: This study was conducted to determine the attitudes and beliefs of students who took and did not take sexual health courses about sexual health care.
MATRERIAL and METHODS: This descriptive and correlational study was conducted with a total of 159 students from the nursing (n=104) and midwifery departments (n=55) studying at a university’s health sciences faculty between May 2021 and July 2021. In the study, data were collected using the Student Information Form and the Sexual Attitude and Belief Scale. Necessary permissions were obtained to carry out the research, and the data were analyzed with a statistical package program.
RESULTS: Students who took and did not take a sexual health lesson were similar in terms of their socio-demographic characteristics, except for the department they studied. Sexual Attitude and Belief Scale mean scores; It is 38.90±8.00 for students who take sexual health lessons and 37.40±7.90 for students who do not. Most of the students stated that they feel uncomfortable talking about sexual health, they consider themselves partially sufficient in evaluating the information about sexuality and the sexual functions of the individual, and that the sexual health course should be compulsory. There was no relationship between the attitudes and beliefs of the students who took sexual health lessons and those who did not.
CONCLUSION: It was determined that the students’ Sexual Attitude and Belief Scale mean score was not negative, and taking a sexual health lesson did not affect attitudes and beliefs. In order to further improve students’ attitudes and beliefs, it can be suggested that other effective interventions be made in addition to the sexual health lesson.

7.
Okul öncesi cinsel eğitime yönelik ebeveynlerin bilgi tutum ve uygulamaları
Parents’ knowledge and attitudes and practices about preschool sex education
Ümran Çevık Güner, Sare Aktaş
doi: 10.24898/tandro.2022.77698  Sayfalar 11 - 19
AMAÇ: Bu çalışma, okul öncesi dönem çocuğu olan ebeveynlerin cinsel eğitime yönelik bilgi tutum ve uygulamalarını değerlendirmek ve sosyodemografik ilişkileri incelemek amacıyla yapılmıştır.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: Bu tanımlayıcı, kesitsel çalışmanın örneklemini okul öncesi dönem çocuğu olan ve gönüllü 320 ebeveyn oluşturmuştur. Çalışma verileri, ebeveynlerin sosyodemografik özellikleri, cinsel eğitim bilgi ve tutumlarını içeren anket formu ile Ocak-Mart 2016 tarihleri arasında toplanmıştır. Veriler SPSS 17.0 programı ile yüzdelik oranları, ki-kare analizleri ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Ebeveynlerin %67,2’sinin cinsel eğitim tanımını, %29,4’ünün cinsel eğitime başlama yaşını doğru olarak bildikleri saptanmıştır. Cinsel eğitimin verilme oranının %41,9 olduğu bulunmuştur. Ebeveynlerin %45,3’ü cinsel eğitimle ilgili bilgilerinin yeterli olduğunu ifade etmiştir. Cinsel eğitim tanımını, cinsel eğitime başlama yaşını bilme ve cinsel eğitim verme durumunun, ebeveynlerin cinsiyeti, yaşı, eğitimi, mesleği, okul profili, aile yapısı, çocuk cinsiyeti ile cinsel eğitim konusunda kendilerini yeterli bulma durumunun ise ebeveynlerin yaşı, eğitimi, mesleği, okul profili, çocuk cinsiyeti ile ilişkili olduğu bulunmuştur (p<0,05).
SONUÇ: Ebeveynlerin cinsel eğitim konusunda yeterli bilgi ve uygulamaya sahip olmadıkları ve çoğunun kendilerini yeterli görmedikleri belirlendi. Çocukların sorularının yeterli bilgi ve donanımla cevaplanması, yaşanabilecek olumsuz olaylar karşısında daha bilinçli ebeveynlerin bulunması açısından anaokullarında cinsel eğitim programlarının rutin olarak uygulanması önerilmektedir.
OBJECTIVE: This study was carried out to evaluate parents’ knowledge, attitudes and practices towards sex education and to examine sociodemographic relationships.
MATRERIAL and METHODS: The sampling of this descriptive, crosssectional study consisted of 320 volunteering parents with pre-school children. The study data were collected between January and March 2016 using a questionnaire including parents’ socio-demographic characteristics and knowledge and attitudes about sex education. The data were analyzed on SPSS 17.0 software package using percentage and Chi-square analyses.
RESULTS: It was determined that 67.2% of the parents knew the definition of sex education and 29.4% the age of starting sex education correctly. The rate of sex education already given was found to be 41.9%. 45.3% of the parents stated that their knowledge about sex education was sufficient. It was found that the state of knowing the definition of sex education and the age of starting sex education and the state of giving sex education had correlations with parents’ gender, age, education level and job, the profile of the school, family structure, and the gender of children; finding themselves adequate about sex education were correlated with the parents’ age, education and job, the profile of the school, and the gender of children (p<0.05).
CONCLUSION: It was determined that the parents did not have adequate knowledge and practices on sex education and that most parent did not consider themselves adequate. It is recommended that sex education programs should be applied routinely in nursery schools so that children’s questions can be answered more accurately with sufficient information and equipment and we can make sure that there are more conscious parents in the face of undesirable events.

8.
Sağlık profesyonellerinin çocuklarına verdikleri cinsel eğitimle ilgili yaklaşımlarının belirlenmesi: Bir kamu hastanesi örneği
Determining the approaches of health professionals on sex education to their children: A public hospital example
Yasemin Şanlı, Özlem Şahan, Ergül Aslan
doi: 10.24898/tandro.2022.88942  Sayfalar 20 - 25
AMAÇ: Bu çalışma dört yaş ve üzeri çocuğu olan sağlık profesyonellerinin çocuklarına verdikleri cinsel eğitimle ilgili yaklaşımlarını ve bu konudaki tutumlarını belirlemek amacıyla yapılmıştır.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: Araştırma, tanımlayıcı kesitsel tipte yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini İç Anadolu Bölgesinde bulunan bir kamu hastanesinde görev yapan, dört yaş ve üzeri çocuğu olan ve çalışmaya katılmaya gönüllü 203 sağlık profesyoneli oluşturmuştur. Veriler, Sosyodemografik Soru Formu ve Cinsel Eğitim Ebeveyn Anketi aracılığı ile elde edilmiştir. Veriler araştırmacı tarafından bireysel olarak sağlık personeli ile çalışma ortamında uygun zaman ayrılarak yüz yüze görüşme yöntemi ile toplanmıştır. Verilerin analizi bir paket programda yapılmıştır.
BULGULAR: Araştırmaya katılan 203 sağlık profesyonelinden beşi hekim, 153’ü hemşire, 45’i sağlık teknikeri, sağlık memuru ve psikolog vb. sağlık personelidir. Katılımcıların %96,1’i çocuklar için cinsel eğitimin gerekli olduğunu ve bunların %60,8’i yedi yaş ve üzerinde verilmesi gerektiğini bildirmiştir. Katılımcıların %77,8’i çocuğuyla cinsellikle ilgili konularda konuştuğunu ve bu kapsamda %56,7’si vücuttaki cinsiyete özgü farklılıkları açıkladığını ifade etmiştir. Katılımcıların %76,4’ü cinsel gelişim ve eğitimin anne karnında başlayıp yaşam boyu devam ettiğini, %91,1’i çocuğa ilk cinsel bilgilerin anne-baba tarafından verilmesi gerektiğini ve %57,6’sının cinsel eğitimin okulda verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
SONUÇ: Çalışmada sağlık profesyoneli ebeveynlerin büyük çoğunluğunun çocuklar için cinsel eğitimin gerekli olduğu düşüncesinde olup, cinsellikle ilgili çocuklarıyla konuştuklarını belirtmiştir. Katılımcıların yarısının genellikle çocuklarının cinsellikle ilgili davranışlarının çoğunu ‘engelleme’ davranışında bulunacaklarını ifade ettikleri görülmüştür.
OBJECTIVE: This study was carried out to determine the approaches and attitudes of health professionals who have children aged 4 and over, regarding the sexual education they give to their children.
MATRERIAL and METHODS: The research was conducted in descriptive cross-sectional type. The sample of the study consisted of 203 health professionals who work in a public hospital in the Central Anatolia Region, have children aged 4 and above and volunteer to participate in the study. The data were obtained through the Socio-demographic Questionnaire and the Sex Education Parent Questionnaire. The data were collected by the researcher individually, with the health personnel in the working environment, and by face-to-face interview method. Data analysis was done in a package program.
RESULTS: Of the 203 health professionals who participated in the research, 5 were physicians, 153 were nurses, 45 were health technicians, health officers and psychologists, etc. are health personnel. 96.1% of the participants stated that sexual education is necessary for children and 60.8% of them stated that it should be given at the age of 7 and above. 77.8% of the participants stated that they talked to their children about sexual matters, and in this context, 56.7% explained the genderspecific differences in the body. 76.4% of the participants stated that sexual development and education starts in the womb and continues throughout life, 91.1% stated that the first sexual information should be given to the child by the parents, and 57.6% stated that sexual education should be given at school.
CONCLUSION: In the study, health professionals stated that the majority of parents thought that sexual education is necessary for their children and they talked to their children about sexuality. It was observed that half of the participants stated that they would generally engage in ‘blocking’ most of their children’s sexual behaviors.

9.
İdiyopatik infertil hastalarda semen ve kan plazmasında malondialdehit, glutatyon peroksidaz, süperoksid dismutaz ve katalaz düzeyleri ile semen parametrelerinin ilişkisi
On the idiopathic infertile male patients, level of malondialdehyde, glutathion peroxidase, superoxide dismutase and catalase at sperm and blood plasma, and correlation between them
Hüseyin Özveren, İrfan Şafak Barlas, Mustafa Güneş
doi: 10.24898/tandro.2022.81557  Sayfalar 26 - 31
AMAÇ: Biyolojik sistemlerde oksidatif denge bozulduğu zaman oksidatif stres ortaya çıkmaktadır. Lökospermi ve varikosel varlığında seminal plazmada oksidanların artışı, bu patolojilerin spermatozoalar üzerine olası zararlarını açıklamada kullanılan parametrelerden biridir. İnfertil olguların yaklaşık %30’unu oluşturan idiyopatik İnfertilite’de ise spermiyogram parametrelerindeki bozulmaları açıklamaya yönelik çalışmalar sürmektedir. Bu çalışmada infertil hastalarda kan ve semen plazmasında Süperoksid Dismutaz (SOD), Katalaz (CAT), Glutatyon Peroksidaz (GPx), Malondialdehit (MDA) gibi enzim düzeylerinin sperm sayı, hareket, morfolojisi ile olan ilişkisi ve bu ilişki üzerinden idiyopatik infertiliteyi açıklayabilecek bir mekanizmanın olabileceğini araştırmayı amaçladık.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: Semen ve plazma örnekleri kliniğimize infertilite nedeniyle başvuran; varikosel, hormonal, lökospermi, obstruktif patolojilerin varlığı gibi bilinen bir nedene bağlı infertilite nedeni olmayan olgulardan alındı. İnfertilite etyolojisi primer bir nedene bağlanamamış idiyopatik infertil 40 hasta değerlendirilmeye alındı. Kontrol grubu olarak son bir yıl içinde çocuk sahibi olan ve semen parametreleri Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından 2010 yılında belirlenen semen analizi kriterlerine göre normal olan 20 fertil kişi çalışmaya alındı. Hasta ve kontrollerde kan serumu ve seminal plazmada SOD, CAT, GPx ve MDA düzeyleri ölçüldü ve sperm parametreleri incelendi.
BULGULAR: Hasta ve kontrol gruplarının yaşları karşılaştırıldığında aralarında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Buna karşın hastaların olduğu grubun sperm sayı (67,07±68,182 vs 215±118,743), hareket (23,17±20,570 vs 47±10,809) ve morfoloji (50,73±29,274 vs 69±9,119) ölçümleri kontrol grubundan anlamlı şekilde düşük bulundu (p<0,01). Serum ve semen yapılan çalışmada hasta grubunda MDA düzeyleri (7,027±2,0111 vs 10,783±2,8940) (0,9520±0,41292 vs 2,9319±1,43872) anlamlı şekilde yüksek bulunmuşken (p<0,01); CAT düzeyleri (66,91433±15,300093 vs 15,38145±4,228935) (18,31 00±4,0799vs.10,8451±2,7417) ise anlamlı şekilde düşük bulundu (p<0,01). Her iki grubun GPx serum düzeyleri (304,14118±200,864744 vs 89,70481±30,178563) karşılaştırıldığında hasta grubunda anlamlı oranda düşük saptanırken (p<0,01); GPx semen düzeyleri (8,8590±2,02336 vs 8,9451±2,98786, p: 0,955) ile SOD serum (8,8590±2,02336 vs 8,9451±2,98786, p: 0,908) ve semen (3,3045±1,73632 vs 2,6899±1,80888, p: 0,214) düzeyleri arasında kontrol grubu ve hasta grubu arasında anlamlı bir fark izlenmedi.
SONUÇ: Bu çalışmanın sonuçlarına göre, idiyopatik infertil hasta grubunda, sperm parametrelerindeki düşüklüğün MDA ve CAT düzeyi ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir.
OBJECTIVE: In biological systems when the oxidative balance is deteriorated, oxidative stress arises. The increase of oxidants in seminal plasma in the presence of leukocytospermia and varicocele is one of the argumants used to explain the potential losses of these pathologies on spermatozoas. As for the “idiopathic infertility” which forms approximately 30% of the infertility cases; there has been ongoing studies to explain deterioration in spermyogram parameters. In this study, we investigated the relationship of parameters such as superoxide dismutase, catalase, glutathione peroxidase, malatdehidrogenaz on blood and sperm plasma of infertile patients with the sperm parameters as well as the existence of a mechanism that explains this relationship over idiopathic infertility.
MATRERIAL and METHODS: In this study we indeed 40 patients that matches the criteria of idiopathic infertility were evaluated. Those who had children in the past year and whose semen parameters fit the WHO 2010 criteria were used as a control group of 20 people. Blood and seminal plasma superoxide dismutase, catalase, glutathione peroxidase and malatdehidrogenaz levels were measured in patient controls and sperm parameters were examined.
RESULTS: Total sperm number (67.07±68.182 vs 215±118.743), motility (23.17±20.570 vs 47±10.809) and morphology (50.73±29.274 vs 69±9.119) measurements in the patient group was found significantly lower than the control group (p<0.01). The study suggests that serum and semen malatdehidrogenaz level (7.027±2.0111 vs 10.783±2.8940) (0.9520±0.41292 vs 2.9319±1.43872) of patient group was found significantly higher (p<0.01) whereas catalase level (66.91433±15.300093 vs 15.38145±4.228935) (18.3100±4.0799 vs 10.8451±2.7417) was significantly lower (p<0.01). Serum glutathione peroxidase level (304.14118±200.864744 vs 89.70481±30.178563) of patient group was found significantly lower (p<0.01). Among the semen glutathione peroxidase (8.8590±2.02336 vs 8.9451±2.98786, p: 0.955) and superoxide dismutase levels of serum (8.8590±2.02336 vs 8.9451±2.98786, p: 0.908) and semen (3.3045±1.73632 vs 2.6899±1.80888, p: 0.214), no significant difference was observed between the control group and the patient group.
CONCLUSION: According to the results of this study, in idiopathic infertile patients, it was concluded that the decrease in sperm parameters might possibly be associated with MDA and catalase levels.

10.
Beden kitle indeksinin, klasik sperm parametreleri ve sperm DNA fragmantasyonu ile ilişkisinin incelenmesi: Kesitsel bir araştırma
Investigation of the association between body mass index, classical sperm parameters and sperm DNA fragmentation: A cross-sectional study
Semiye Elif Elkatmış, Emre Salabas
doi: 10.24898/tandro.2022.80269  Sayfalar 32 - 37
AMAÇ: Gelişmiş ülkelerdeki yaşam tarzı değişiklileri sebebiyle artan obez ve aşırı kilolu kişilerin sayısı, dünya çapında bir sağlık problemi hale gelmiştir. Obezite, ek komorbid hastalıklara, hormonal bozulmalara, serbest oksijen radikal artışına sebep olarak, üreme fonksiyonunu olumsuz yönde etkilemektedir. Çalışmamızın amacı, beden kitle indeksinin hem klasik sperm parametreleri hem de fonksiyonel sperm kalitesi üzerindeki etkilerini araştırmaktır.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: Hastanemizde semen analizi yapılan erkekler, ideal kilolu (1. Grup), fazla kilolu (2. Grup) ve obez (3. Grup) olmak üzere üç gruba ayrılmış, bireylerde klasik sperm parametreleri ve sperm DNA yapısı incelenmiştir. Her üç grupta da standart semen analizinin yanında, sperm DNA fragmantasyon (SDF) testi için akridin oranj, maturasyon analizi için anilin mavisi (AB), sperm kromatin kondensasyonu için kromomisin A3 (CMA3) boyama yöntemi kullanıldı.
BULGULAR: Obezitenin, sperm konsantrasyonunu (1. Grup: 55,0 milyon/ml, 2. Grup: 64,2 milyon/ml, 3. Grup: 47,7 milyon/ml; p>0,1) ve ileri hareketliğini (1. Grup: %41,0, 2. Grup: %42,6, 3. Grup: %35,5; p>0,1) istatistiki olarak etkilemediği görülürken, normal sperm morfolojisi obez grupta daha düşük bulunmuştur (1. Grup: %4,0, 2. Grup: %4,9, 3. Grup: %3,2; p<0,05). Sperm DNA testlerinde, obezite grubundaki erkeklerde, anilin mavisi pozitifliğinin, (1. Grup: %42,5, 2. Grup: %40,8, 3. Grup: %67,8; p<0,01), CMA 3 yüksekliğinin (1. Grup=%38,9, 2. Grup=%45,4, 3. Grup=%65,3; p=0,001) ve akridin oranj tutulumunun (1. Grup: %44,9, 2. Grup: %45,4, 3. Grup: %67,2; p<0,01) anlamlı oranda fazla olduğu görülmüştür.
SONUÇ: Gruplar arasında konsantrasyon, hareketlilik gibi klasik sperm parametrelerinde anlamlı farklılık görülmezken, sperm morfolojisinin obez grupta daha kötü olduğu görülmüştür. Ayrıca obez erkeklerin, normal ve fazla kilolu erkeklere göre anlamlı oranda daha yüksek SDF yüzdesine (akridin oranj), protaminasyon kusuruna (CMA 3) ve maturasyon eksikliğine (anilin mavisi) sahip olduğu gösterilmiştir. Sperm DNA hasarının, spontan gebelik ve yardımcı üreme yöntemlerinin başarısı ile bağlantısı düşünülürse, açıklanmayan infertilite ve erkek faktörü olan obez erkeklerde, klasik sperm parametreleri normal olsa dahi sperm DNA testleri önerilebilir.
OBJECTIVE: The number of over-weight and obese individuals which increase progressively due to the life style changes in developed countries, became a worldwide problem. Obesity has a negative impact on fertility due to comorbid diseases, hormonal disruptions and over production of free oxygen radicals. Our objective was the investigation of the association between body mass index (BMI), classical sperm parameters and sperm DNA integrity.
MATRERIAL and METHODS: Males who had a semen analysis in our hospital were classified into three groups: Ideal weight group (I), overweight group (II) and obese group (III). Standard semen analysis was done in all three groups. Acridine orange was used for DNA fragmentation test, aniline blue was used for maturation analysis, and chromomycin A3 (CMA3) staining method was used for sperm chromatin condensation.
RESULTS: There was no significant different between three groups in terms of sperm concentration (I: 55.0 million/ml, II: 64.2 million/ml, III: 47.7 million/ml; p>0.1) and progressive motility (I: 41.0%, II: 42.6%, III: 35.4%; p>0.1), while normal sperm morphology rate was lower in obese group than the overweight group (I: 4.0%, II: 4.9%, III: 3.1; p<0.05). Male in obese group had significantly higher rates of aniline blue positivity (I: 42.5%, II: 40.8%, III: 67.8%; p<0.01), acridine orange staining (I: 44.9%, II: 45.4%, III: 67.2%; p<0.01) and CMA 3 positivity (I: 38.9%, II: 45.4%, III: 65.3%, p=0.001).
CONCLUSION: Even if the BMI did not have a significant impact on sperm concentration and motility, normal sperm morphology was significantly lower in obese group. Obese males had significantly higher rates of SDF (acridine orange), protamination defect (CMA 3) and maturation deficiency (aniline blue) than their normal and overweight counterparts. Sperm DNA assessment tests (both direct and indirect) may be suggested to obese males with idiopathic and male factor infertility since there is an association between sperm DNA fragmentation and the success rates of spontaneous pregnancy and assisted reproductive techniques.

DERLEME
11.
Türkiye’de menopozal dönemdeki kadınların yaşam kalitesini inceleyen çalışmalar: Bir sistematik derleme
Studies examining the quality of life of women in the menopausal period in Turkey: A systematic review
Mevlüde Alpaslan Arar, Nülüfer Erbil
doi: 10.24898/tandro.2022.69783  Sayfalar 38 - 51
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı Türkiye’de menopoz dönemindeki kadınların yaşam kalitesine yönelik yapılan çalışmaları tanımlamak ve menopoz dönemindeki kadınların yaşam kalitesini etkileyen faktörleri belirlemektir.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: Sistematik derleme niteliğinde olan bu çalışma, Kasım 2019-Nisan 2021 tarihleri arasında Türkçe ve İngilizce dizinler taranarak yapılmıştır. Google Akademik, PubMed, Ulakbim, Türk Medline ve Dergi Park veri tabanlarından, Türkiye’de yapılmış, Ocak 2014 - Mart 2021 tarihleri arasında yayımlanmış, yayın dili Türkçe ve İngilizce olan, tam metne ulaşılan, araştırma örneklemini menopozal dönemdeki kadınların oluşturduğu çalışmalar, “menopoz”, “yaşam kalitesi”, “Türkiye”; “menopause”, “quality of life”, “Turkey” anahtar kelimeleri ile taranmıştır.
BULGULAR: Tarama sonucunda başlangıçta 5.363 çalışmaya ulaşılmıştır. Sırası ile başlık, özet ve tam metne göre yapılan incelemeler; tekrar eden kayıtların çıkarılması, alınma ölçütlerine göre yapılan incelemeler sonrasında 29 çalışmaya ulaşılmıştır. Menopoz ve yaşam kalitesini inceleyen çalışmalarda, düzenli yapılan egzersizin, D vitamini ve kemik mineral yoğunluğu seviyelerinin osteoporoz gelişimini önlemede ve yaşam kalitesini artırmada etkili olduğu; menopozal yakınmaların sıklığı ve şiddeti arttıkça yaşam kalitesinin azaldığı; olumlu menopoz algısı ve tutumunun yaşam kalitesini artırdığı; menopozda yaşanılan jinekolojik operasyonların (total laparoskopik histerektomi ve total abdominal histerektomi) kadınların cinsel yaşam kalitesini artırdığı; menopozda genitoüriner sendromun kadınların yaşam kalitesini azalttığı; menopoz semptomları için uygulanan non farmakolojik girişimlerin (keten tohumu, kefir, ayak refleksolojisi, pilates egzersizi) yaşam kalitesini artırdığı bulunmuştur.
SONUÇ: Menopozal dönemin kadınların çoğunluğunun yaşam kalitesini azalttığı ancak, menopoza yönelik gerçekleştirilen eğitim, danışmanlık hizmetleri ve non-farmakolojik uygulamaların menopoz dönemindeki kadınların yaşam kalitesini artırdığı belirlenmiştir.
OBJECTIVE: The aim of this study is to describe the studies conducted on the quality of life of women in menopausal period in Turkey and to determine the factors affecting the quality of life of women in the menopause period.
MATERIAL and METHODS: This study, which is a systematic review, was conducted between November 2019 and April 2021 by scanning Turkish and English indexes. Studies conducte in Turkey from Google Scholar, PubMed, Ulakbim, Turkish Medline and Dergi Park databases, published between January 2014 and March 2021, published in Turkish and English, accessed full text, research sample of women in menopausal period, “menopause”, “Quality of life”, “Turkey”; It has been scanned with the keywords “menopause”, “quality of life”, “Turkey”.
RESULTS: As a result of the screening, 5,363 studies were reached at the beginning. Examinations made according to the title, summary and full text, respectively; After removing duplicate records and examining according to inclusion criteria, 29 studies were reached. In studies examining menopause and quality of life, it was found that regular exercise, vitamin D and bone mineral density levels are effective in preventing the development of osteoporosis and increasing the quality of life; quality of life decreases as the frequency and severity of menopausal complaints increase; positive menopause perception and attitude increase the quality of life; gynecological operations (total laparoscopic hysterectomy and total abdominal hysterectomy) experienced during menopause increase the sexual life quality of women; Genitourinary syndrome in menopause decreases the quality of life of women; It has been found that nonpharmacological interventions (flaxseed, kefir, foot reflexology, pilates exercise) applied for menopausal symptoms improve the quality of life.
CONCLUSION: It has been determined that the menopausal period reduces the quality of life of the majority of women, but training, counselling services and non-pharmacological practices for menopause increase the quality of life of women in the menopausal period.

12.
Ferroptoz ve erkek infertilitesi
Ferroptosis and male infertility
Sercan Ergün, Gulgez Neslihan Taskurt Hekim, Sezgin Gunes
doi: 10.24898/tandro.2022.21549  Sayfalar 52 - 56
Ferroptoz, demire bağlı lipid peroksit birikimi ile karakterize, apoptotik olmayan düzenlenmiş hücre ölümünün yeni tanımlanmış bir şeklidir. Bilinen hücre ölümü tiplerinden morfolojik ve biyokimyasal olarak farklıdır. Erkek infertilitesinin birçok nedeni olabilir. Her ne kadar apoptotik hücre ölüm mekanizmasıyla erkek infertilitesi pek çok farklı açıdan ilişkilendirilmiş olsa da, ferroptoz ile infertilite ilişkisi çok güncel bir konu olup üzerine henüz az sayıda çalışma yapılmıştır. Yapılan çalışmalar, ferroptoz mekanizmasının daha da aydınlatılmasıyla erkek infertilitesindeki bilinmeyenler daha iyi çözümlenebileceğini ortaya koymuştur. Bu derlemede ferroptozun ilk tanımlandığı günden günümüze kadarki ferroptoz ile erkek infertilitesini ilişkilendiren tüm bulgular değerlendirildi.
Ferroptosis is a newly defined form of non-apoptotic regulated cell death characterized by iron-dependent accumulation of lipid peroxide. It differs morphologically and biochemically from known cell death types. Male infertility can have many causes. Although the mechanism of apoptotic cell death and male infertility has been associated with many different aspects, the association between ferroptosis and male infertility is a very up-to-date issue and few studies have been conducted on it yet. Studies have revealed that the unknowns in male infertility can be better resolved by further elucidating the ferroptosis mechanism. In this review, all findings related to male infertility and ferroptosis since the first definition of ferroptosis were evaluated.

13.
Spermdeki odorant reseptörlerin rolü ve infertilite ile ilişkisi
The role of sperm odorant receptors and its relationship with infertility
Gülsen Zübeyde Karaman, Seda Vatansever, Seda Vatansever
doi: 10.24898/tandro.2022.58235  Sayfalar 57 - 66
Fertilizasyon sürecinde memeli spermlerinin oositin yerini tespit etmesi, flagellar hareketi düzenleyen, hem fiziksel hem de kimyasal ipuçlarına bağlıdır. Bu işaretlerin nasıl tespit edildiği ve hareketin yönünü nasıl belirlediği büyük oranda bilinmemektedir. Odorant reseptörler (OR) hücre zarında bulunan ve koku moleküllerinin tespitinden sorumlu reseptörlerdir ve insan kemoreseptörlerinin en büyük grubunu oluştururlar. Olfaktör duyu sistemi dışında testis ve sperm gibi çeşitli ektopik dokularda da OR’ler bulunmaktadır. Spermlerin kadın üreme sisteminde oositi bulabilmesi için sperm yüzeyinde belirli kemoreseptörlerin eksprese edilmesi gereklidir. Bu ektopik OR’lerin fertilizasyon sırasında kemotaksiste rolü olabileceği öne sürülmüştür. Spermin oosite yolculuğu sırasında kemotaksiste probleme yol açabilecek olası bir kusur infertiliteye neden olabilir. Erkek infertilite nedenlerinin yaklaşık olarak %50’si idiyopatik olup olası nedenlerden bir kısmını OR kusurları oluşturabilir. Bu derlemede, spermde bulunan OR’ler ve hastalıklar ile ilişkisi ele alınmıştır.
During the fertilization process, determination of the location of the oocyte by the sperm depends on both physical and chemical cues that regulate flagellar movement. How these signs are detected and how they determine the direction of movement is largely unknown. Odorant receptors (OR) are the receptors located on the cell membrane responsible for detecting odor molecules and they constitute the largest group of human chemoreceptors. Apart from the olfactory sensory system, ORs are also found in various ectopic tissues such as testis and sperm. In order for the sperm to find the oocyte in the female reproductive system, certain chemoreceptors must be expressed on the sperm surface. It has been suggested that these ectopic ORs may have a role in chemotaxis during fertilization. A possible defect that may cause problems in chemotaxis during the sperm’s journey to the oocyte may cause infertility. As it is known, about 50% of infertility causes are idiopathic, and OR defects may constitute some of the possible causes. In this review, ORs in sperm and their relationship with diseases are discussed.

14.
Peyronie hastalığının cerrahi tedavisinde kullanılan greft türleri
Grafts for surgical treatment of Peyronie’s disease
Ekrem Akdeniz, Emrah Küçük, Mahmut Ulubay, Mustafa Kemal Atilla
doi: 10.24898/tandro.2022.82687  Sayfalar 67 - 72
Peyronie hastalığı penisin tunika albuginea tabakasında fibrozis ile seyreden, nedeni tam olarak bilinmeyen ve kalsifiye plak oluşumuyla sonuçlanan bir patolojidir. Bu plaklar peniste ağrı, eğrilik, kısalma ve daralma gibi şikâyetlere neden olabilir. Klinik tablonun stabil hale geldiği ciddi durumlarda cerrahi tedavi altın standart yöntemdir. Hasta kliniğine göre üç farklı cerrahi teknik uygulanabilir ve greft kullanımı ile penil tunikal uzatma işlemleri bunlardan biridir. Penil tunikal uzatma cerrahileri için otogreft, allogreft, ksenogreft ve sentetik greft olmak üzere dört farklı greft tipi kullanılır. Her greftin kendine özgü avantajları ve dezavantajları mevcuttur. Bu derlemenin amacı Peyroni hastalığının cerrahi tedavisinde kullanılan greftlerin avantaj ve dezavantajlarını güncel literatür eşliğinde sunmaktır.
Peyronie’s disease is a pathology of uncertain etiology progressing with fibrosis in the tunica albuginea layer of the penis and resulting in calcified plaque formation. These plaques may cause pain and deformities such as penile curvature, shortening, and narrowing. Surgical treatment is the gold standard in severe states in which the clinical course of Peyronie’s disease has stabilized. Three different surgical techniques are applied, depending on the patient’s clinical manifestation, one of these being graft use and penile tunical lengthening procedure. Four types of graft are employed for penile tunical lengthening procedures –autografts, allografts, xenografts, and synthetic grafts. Each has its own specific advantages and disadvantages. The aim of this review is to present the advantages and disadvantages of grafts used in the surgical treatment of Peyronie’s disease in the light of the current literature.

15.
Kardiyak durumlar ve cerrahi girişim sonrası cinsellik
Cardiac conditions and post-surgical sexuality
Nilgün Sert, Dilek Aygin
doi: 10.24898/tandro.2022.93271  Sayfalar 73 - 81
Cinsel aktivite, bireyin yaşam kalitesini belirleyen önemli bir etkendir. Kardiyak cerrahi geçiren hastalar, cinsel ilişkiye başlama süresindeki belirsizlik, cinsel ilişki sırasında yaşanabilecek kardiyak etkilerden kaynaklı korku, endişe gibi pek çok sıkıntı yaşamaktadır. Bu belirsizlik ve endişeler hasta ve partnerinin cinsel aktiviteden uzak durmasına neden olmaktadır. Ancak cinsel aktivite sırasında yaşanan değişiklikler, günlük yaşam aktiviteleri ve emosyonel durum değişikliklerinin neden olduğu kardiyak etkilerden farksızdır. Dünyada ve ülkemizde cinsellik ile ilgili konular kültürel özelliklerin neden olduğu tabular, utanma, çekinme gibi nedenlerden dolayı hastalar tarafından dile getirilememekte ve sağlık personelleri tarafından da yeteri kadar sorgulanmamaktadır. Kardiyak cerrahi sonrası güvenli cinsel ilişki için kardiyak risk değerlendirilmelerinin yapılması, cinsel aktiviteye başlama zamanı, tedavide kullanılan ilaçların yan etkileri hakkında çiftlerin bilgilendirilmesi, endişelerinin giderilmesi ve tedavi sürecinin izlendiği cinsel rehabilitasyon programı uygulanmalıdır. Bu derleme makale, kardiyak durumlar ve cerrahi girişim sonrası cinselliğin nasıl etkilendiği, sağlık profesyonellerinin ne gibi sorumlulukları olduğu konusunda literatür bilgilerinin gözden geçirilmesi ve bu konuda farkındalık oluşturması amacıyla yazılmıştır.
Sexual activity is an important factor that determines an individual’s quality of life. Patients undergoing cardiac surgery experience many problems such as uncertainty in the time of initiation of sexual intercourse, fear and anxiety due to cardiac effects that may be experienced during sexual intercourse. These uncertainties and concerns cause the patient and his partner to abstain from sexual activity. However, changes experienced during sexual activity are no different from cardiac effects caused by changes in daily living activities and emotional status. Subjects related to sexuality in the world and in our country cannot be expressed by patients due to reasons such as taboos, embarrassment and hesitation caused by cultural characteristics, and they are not sufficiently questioned by health personnel. For safe sexual intercourse after cardiac surgery, cardiac risk assessments, time to start sexual activity, informing couples about the side effects of the drugs used in the treatment, eliminating their concerns and following the treatment process should be implemented. This review article was written in order to review the literature information about cardiac conditions and how sexuality is affected after surgical intervention, and what responsibilities health professionals have, and to raise awareness on this issue.

OLGU SUNUMU
16.
Malleabl penil protezin iki taraflı komplet fraktürü
Bilateral complete rod fracture of malleable penile prosthesis
Uygar Miçooğulları, Furkan Umut Kılıç, Emir Akıncıoğlu, Orçun Çelik, Yusuf Özlem İlbey
doi: 10.24898/tandro.2022.73693  Sayfalar 82 - 84
GİRİŞ: Penis protezi implantasyonu, birinci ve ikinci basamak tedavi seçenekleri başarısız olan hastalarda erektil disfonksiyon için altın standart tedavidir. Malleabl bir penil protez ile mekanik arıza çok nadirdir. Literatürde bilgilerimize göre sadece bir olguda çift taraflı malleable penil protezin komplet fraktürü bildirilmiştir.
OLGU: Bu, literatürde malleabl penil protezin iki taraflı komplet fraktürü bildiren ikinci vakadır. Aynı seansta önceki parçaları çıkardık ve yeni bir malleabl cihaz yerleştirdik.
SONUÇ: Bu vakadan çok önemli dersler çıkardık; malleabl penil protez fraktürü ameliyatın geç bir komplikasyonu olarak görülebilir. Cinsel ilişki sırasında rahat olmayan hastalarda protez fraktürü akılda tutulmalıdır.
OBJECTIVES: Penile prosthesis implantation is the gold standard treatment for erectile dysfunction in patients whose first and secondline treatment options gave unsuccessful results. Mechanical failure with a malleable penile prosthesis is very rare. To our knowledge in the literature only one case was reported a bilateral complete rod fracture of malleable penile prosthesis.
CASE PRESENTATION: This is the second case in literature reporting a bilateral complete rod fracture of malleable penile prosthesis. We removed the previous pieces and implanted a new malleable device during the same session.
CONCLUSIONS: We learned very important lessons with this case; mechanical failure of the malleable penile prosthesis can be seen as a late complication of the surgery. Rod fracture should be kept in mind in the patients who are not comfortable during sexual intercourse.

ANDROLOJİ YAYINLARI VE KONGRE TAKVİMİ
17.
Androloji Yayınları ve Kongre Takvimi
Publications and Congress Calendar of Andrology

Sayfalar 85 - 88
Makale Özeti | Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale